Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

8 Eylül 2013 Pazar

Kendini Kaybedip Bulmanın Romanı: "Hakkari'de Bir Mevsim" (O) [Ferit Edgü]

Ferit Edgü - Hakkari'de Bir Mevsim (O)


"Hakkari'de Bir Mevsim'in dili, bir çeviriden okumamıza karşın, son derece özgün bir dil, öylesine ki, öykünün içinde yer alan şiirsel bölümleri hiç yadırgamadan, doğal bir akış içinde okuyoruz...
Bu kitaptan biraz sersemlemiş gibi çıkıyoruz, sanki çok uzaklarda, bir dağ köyünde uzun bir süre yaşamışız gibi."
          Le Soir (Brüksel)





Ferit Edgü'nün "Hakkari'de Bir Mevsim" ya da diğer adıyla "O" isimli kitabını bitirdiğimde, tıpkı yukarıda alıntıladığım eleştiride değinildiği gibi, "biraz sersemlemiş", "çok uzaklarda, bir dağ köyünde uzun bir süre yaşamış gibi" hissettim. Aslında, birebir örtüşmese de, iklim benzerliğinden ve orada da "dilimi konuşmayan, benim de onların dilini bilmediğim tuhaf insanlarla bir arada yaşamak" zorunluluğundan olsa gerek, yazarın okuyucuyla paylaştığı ruhsal gelgitleri, yaklaşık üç sene önce Sivas'ta yaptığım askerlik sırasında ben de duydum. Sivas'ta da kış geceleri sıcaklık eksi otuzları bulur, termometreler şaşırır, yağan karlar dizboyunu aşar ve -muhtemelen- köylere giden yolları kapatırdı. Dilini anlamadığım, çoğu doğunun ücra köylerinden gelmiş insanlara, sizi tepeden tırnağa süzen gözlere, çoğunlukla donuk ve ifadesiz duran ve fakat ara sıra müstehzi gülüşlerle değişen yüzlere ben de bir şekilde aşina oldum. Böyle zamanlarda insan kendini koyu bir yalnızlığın içinde bulabiliyor, öncelikleri ve değer yargıları değişebiliyor. Öncesinde sizi mutlu eden düşünceleri ve anıları arayıp bulmak, bulsanız da bunların sizi gülümsetmesi zorlaşabiliyor ya da size iyi geleceğini düşündüğünüz sesler sizi sandığınız kadar teselli etmeyebiliyor. Bu durumda önceki yaşantıyı bir kenara bırakmak, üzerinde çok fazla düşünmemek daha iyi hissettirebiliyor. Yazar da bir taraftan Hakkari'deki yüzleşmek zorunda kaldığı yeni çetin yaşam koşullarının zorluklarıyla mücadele ederken bir taraftan da kendini ve geçmişini arıyor; romanda da çoğunlukla bu iki arayış arasında, olaylara ve düşüncelere eşlik eden birtakım karakterlerle ve diyaloglarla adeta mekik dokuyor. Yazar kitabın ikinci kısmında, çıldırmanın sınırlarında gezinse de çelişkileri, kaygıları, kendisine ve yaşama yönelttiği soruları ile barışık bir şekilde romanın sonunu getiriyor. Oysaki ben romanın sonunda yazarın bütün çelişkilerini ortadan kaldırmış, sorularına cevap bulmuş kendinden emin bir şekilde veda edeceğini beklemiştim. Ama yazarın tercih ettiği sonu daha gerçekçi bulduğumu söylemeliyim.

Kitabın konusundan sonra, yazının başında yaptığım alıntıda da kendine yer bulan özgün dile değinmek istiyorum. Yazarın ait olduğu kuşak, yani 50'liler kuşağı, doğası ve amacı gereği deneysel yapıtlar üreten/üretmeye çalışmış bir kuşak. Dolasıyla yazarın zaman zaman tamamıyla şiire yaslanan anlatımı bu anlamda bende çok fazla hayret uyandırmadı. Yazarın düzyazı anlatımı da, bazen tek kelimelik, bazen tek özneden oluşan, uzunluğunu anlatılan olayın duygusal içeriğinin ve akışının belirlediği cümlelerle birlikte noktalama işaretlerinin (özellikle de kısa çizginin) alışık olmadığımız kullanımıyla ilginç ve şaşırtıcı bir niteliğe sahip. Bu düzyazı anlatımına örnek olarak yazarın yemek yemek için bir aşevine girdiği sırada etrafındaki insanlara yönelik gözlemleri paylaşılabilir:

"(...)

Sonra gitti, bir çukur çanağın içinde çorba getirdi.  Demek burda adet bu. Yemeği müşteri seçmiyor.
Buğday kırığı ya da benzeri bir tahılın kaynatılarak yapıldığı, içine bir tür ot ve yoğurt katılmış bir çorbaydı bu.
Tadı kötü değildi. İştahla kaşıkladım.
Bitirdiğimde aynı adam geldi, bu kez ne yiyeceğimi sordu. Pilav ve yoğurt, dedim.
Bir tabağın içinde o güne değin yemediğim türde bir pilavla, bir başka tabakta yoğurt geldi.
Bir kaşık pilavdan, bir kaşık yoğurttan aldım.
Karşımdaki adamlar bana bakıyorlar.
Bir kaşık pilav -
Karşımdakiler gözlerini dikmiş bana bakıyorlar.
Bir kaşık yoğurt -
Kaşık, bardak gürültüleri de yok.
Sessizliğin sesi yalnız duyduğum.
Bir kaşık -
Yemeklerini bırakmışlar. Sandalyelerinde dimdik oturmuş gözlerini bana dikmişler.
Bir kaşık -
Terlemeye başladım.
Bir -
Bıraktım kaşığı.
Su içmek istedim.
Ağzımda çamur tadı.
Bana bakıyorlar.
Ben de onlara bakıyorum.
Her şeyi bıraktım.
Kaşığı. Pilavı. Yoğurdu. Su bardağını.
Doğruldum sandalyede.
Ben de gözlerimi onlara diktim.
Başları bir örtüyle kapalı bu adamların.
Yüzleri esmer. Güneş yanığı.
Üstlerinde hemen hemen bir örnek ceket.
Koyu renk, gözleri sürmeli.
Ya ben?
Onlar beni nasıl görüyorlar?
Uzun, sanki günlerdir süren bir sessizliğin içindeydik.
Bakışlarımız donup kalmıştı.
O an, bir bomba olup patlamak istedim.
Oysa, ancak oturduğum yerden kalkmayı, elimi cebime sokup bir kağıt parçasını masanın üzerine bırakmayı ve onların bakışları arasında kapıdan çıkmayı başarabildim.
Yalnızdım.
İçimde büyüyen boşluğun içinde yalnızdım.
Mide bulantım içinde yalnızdım.
İnceden bir yağmur başlamıştı.

(...)"
Yazarın tamamen şiire yaslanan anlatımıyla ilgili olarak da yazarın bir bebeğin köyde ölüp gömülmesinden sonra hissettiği çaresizliği anlattığı satırları örnek verebiliriz:

"(...)

Ey çaresiz
Neyin çaresini arıyorsun
Neyin çaresi var, neyin yok
Yaz bunları bir kenara
Bir gün belki bulursun çareyi
İnsanlar ölmesin demiyorum
İstediğim ölümsüzlük değil
Ne kendim, ne başkaları için
İstediğim, çocuklar ölmesin
Çocukların ölümüne
Dayanamıyormuşum demek
Hiç çocuğu olmayan, hiç çocukluğu olmayan
Hiç çocuklarla yaşamamış ben
Gözyaşlarım utancım değil
Daha önce de ağladığımı ansıyorum
Ama bir düşünce:
Ya öbür çocuklar da ölürse
O zaman ne yaparım
Ama saçmalık bu
Saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
Birden ölüveren bu bebe
Saçmalık mı, değil mi bilmiyorum
Bir tek şey istiyorum
Çaresizliği yenmek

(...)"

Yazarın özgün üslubunu bu örneklerini paylaştığım iki anlatım tarzı oluşturuyor. Fakat bunlar roman içinde öylesine güzel harmanlanmış ki, şiirsel anlatım nerde başlayıp nerede bitiyor, düzyazıya nerde başlanılmış nerde tekrar şiirsel anlatıma geçilmiş dikkat etmek gerekiyor. Kesin ve net olan ise, yazarın başarıyla sizi olayların, duygusal gelgitlerinin, kısacası romanın içine çekmekteki başarısı. Bunun içinse romanı, sayfalarını atlamadan okumanız yeterli.

Hakkari'de Bir Mevsim, bir "Kendini kaybedip bulmanın romanı". Çevrenizden uzaklaşmak ve kendinizi dinlemek istediğinizde size eşlik edebilecek güzel bir roman. "Uzaklaşma mevsimini" yaşadığınız bir roman. 




28 Temmuz 2013 Pazar

Barış İçin Müzik Vakfı



Ülkemizde son zamanlarda gündemi meşgul eden birçok olumsuz, talihsiz olaylar ve açıklamalar arasında, sessiz sedasız yapılan hayırlı işler de olmuyor değil. Bunca gürültü ve tantana içinde onların bir anlam ifade eden sesi sadece biraz cılız kalıyor. İşte bu işlerden biri olarak gördüğüm Barış İçin Müzik Vakfı, kurulduğu 2005 yılından itibaren kısa sürede yayıldı ve uluslararası ödüller alarak kendine önemli bir yer edindi. İKSV'nin öncü sponsor olduğu bu oluşuma, İKSV üyeliğim dolasıyla dolaylı olarak katkıda bulunmuş olmaktan gurur ve heyecan duyuyorum. 

Bununla ilgili gelen İKSV'den gelen mektupta vakfın ayrıntılı geçmişi ve gelişimi anlatılmış. Mektubu aşağıda olduğu gibi paylaşıyorum:


"Değerli Lale Üyemiz,

İstanbul Kültür Sanat Vakfı olarak 40. yılımızı kutladığımız 2012 yılından itibaren kültür ve sanatın gelişimine yönelik çalışmalarımızı sürdürürken, düzenlediğimiz festivallerin yanı sıra gençlere yönelik eğitim ve destek faaliyetlerimizi de güçlendirme kararı aldık. Bu doğrultuda geçtiğimiz yıl klasik müzik ve opera alanında çalışan bir gence sunulan Aydın Gün Teşvik Ödülü'nü başlatarak ilk adımı atmıştık. Bu yıl, bu alandaki çalışmalarımıza bir yenisini ekliyoruz. İstanbul Kültür Sanat Vakfı, artık Barış İçin Müzik oluşumunun kurumsal partneri görevini üstlenecek. Barış İçin Müzik oluşumundan siz değerli Lale üyelerimize ayrıntılı olarak bahsetmek ve İKSV'nin Lale Kart Üyelik Programı adına bu oluşuma vereceği destekle ilgili sizleri bilgilendirmek istiyoruz.

Barış İçin Müzik, mimar Mehmet Selim Baki tarafından 2005 yılında kuruldu. Barış İçin Müzik Vakfı'nın temel amacı, mümkün olduğu kadar çok sayıda çocuğa karşılıksız müzik eğitimi olanağı sağlamak ve barışın sesini müzikle duyurmak. Vakıf, Edirnekapı'da, bugüne kadar imkanları sınırlı binlerce çocuğa ortak sosyal ve kültürel yaşam alanları oluşturarak sanata katılım hakkı önündeki engelleri kaldırdı. Kurulan merkezler yer aldkları semtlerin sosyal dokusuyla bütünleşerek, çocukların ve ailelerin aktif katılımıyla bir dayanışma ve paylaşım merkezi haline geldi.

"Barış İçin Müzik" çalışmalarının ilk uygulaması, bölgede yaşayan çocukların ekonomik ve sosyal imkansızlıkları göz önünde bulundurularak, İstanbul Edirnekapı'daki Ulubatlı Hasan İlköğretim Okulu'nda haftada beş gün, ders saatleri dışında 6-14 yaş aralığındaki çocuklara solfej ve akordeon dersleriyle başlatıldı. Boş sınıflarda yirmi öğrenciyle başlayan müzik eğitimi, kullanılmayan kömürlüğün renkli ve çekici bir atölyeye dönüştürülmesiyle daha etkin hale geldi.

Barış İçin Müzik'in çocuklar üzerindeki sosyal, müzikal ve iyileştirici etkileri atölyeye devam eden çocuk sayısının giderek artmasını ve civardaki diğer okullardan da atölyeler talep edilmesini sağladı. Bu gelişmeyi takiben Barış İçin Müzik, Muallim Naci İlköğretim Okulu'nda da benzer bir müzik atölyesi kurdu. 2009 yılında, eğitim verilen okullara yürüme mesafesinde bulunan arsalar satın alındı ve vakfın merkez binaları inşa edilmeye başlandı. Çalışma kabinleri, solfej sınıfları, gösteri ve grup çalışma salonları, kütüphanesi ve yemekhanesi olan bu yeni binalarda 2010 yılında eğitime başlandı. 2012 eğitim-öğretim yılında Hattat Rakım İlköğretim Okulu'nda üçüncü Barış İçin Müzik Atölyesi kuruldu. Akordeonla başlayıp flütle devam eden müzik eğitimine bugüne kadar gelinen süreçte keman, viyola, çello, piyano, perküsyon, kontrbas, klarnet, trombon, trompet, tuba ve korno da eklendi.

Yarı zamanlı öğretmen kadrosunun büyük çoğunluğu Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü öğrencilerinden, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı öğrenci ve genç mezunlarından, eğitmen asistanları ise uzun süredir Barış İçin Müzik'e devam eden çocuklardan oluşan Barış İçin Müzik Vakfı, 2009 yılında Deutsche Bank Urban Age Award ödülüne layık görüldü ve 2012 yılında El Sistema'nın Avrupa ayağını oluşturan Sistema Europe tarafından en iyi uygulamalar arasında gösterildi.

İKSV, bu yıldan itibaren Barış İçin Müzik Vakfı'nın kurumsal partneri olma kararı aldı. İKSV bu ortaklık kapsamında Barış İçin Müzik Orkestrası'nın gelişimine, uluslararası arenada yer edinmesine ve sürdürülebilirliğine yönelik çalışmalar yürütecek, oluşumun destekçi arayışına da yardımcı olacak. Lale Kart Üyelik Programı da bu doğrultuda orkestranın "öncü sponsoru" olma kararı aldı. Orkestranın ilk sponsoru olarak "öncü" unvanını alan Lale Kart Üyelik Programı, siz değerli üyelerimizin İKSV'ye verdiği destek sayesinde Barış İçin Müzik'in desteğe ihtiyaç duyduğu birçok farklı alana katkıda bulunacak. Bu konudaki ilk girişimimizi, orkestra ve koronun davetli olarak katılacağı bu yılın Salzburg Festivali'ne ulaşımlarını desteklemek için gerçekleştirdik. Barış İçin Müzik, Lale Kart Üyelik Programı'nın desteğiyle, Salzburg Festivali'nde bir orkestra ve koro kampına katılacak ve bu kamplar sonrasında iki konser verecek. Konserlerin ilki 27 Temmuz'da, festivalin ana programı kapsamındaki koro konseri, ikincisi ise 7 Ağustos'ta yan etkinlikler kapsamında gerçekleştirilecek orkestralar buluşması konseri olacak.

Önümüzdeki günlerde siz değerli Lale üyelerimizi Barış İçin Müzik Vakfı'nın etkinlikleri ve orkestraya verilen destekle ilgili ayrıntılı olarak bilgilendirmeye devam edeceğiz. Orkestranın ilk sponsoru olarak üstlendiğimiz bu misyonun, farklı kurumlar için de teşvik edici olacağını ve ilerde birçok farklı sanatsever kurum ve kuruluşun Barış İçin Müzik Vakfı'nın çalışmalarını destekleyeceğini ümit ediyoruz.

Lale Kart Üyelik Programı olarak klasik müziğin gücünün toplumsal dönüşüm için kullanılmasının başarılı bir örneğini teşkil eden ve gelecek için büyük umut vadeden bu orkestra ve koronun gelişimine katkıda bulunmaktan büyük mutluluk duyuyor, üstlendiğimiz öncü sponsorluk unvanıyla ilgili heyecanımızı siz değerli üyelerimizin de paylaşacağınıza inanıyoruz. 

Kültür ve sanatın gelişimi için birlikte daha nice günlerde görüşmek dileğiyle...

Tuba Tortop

Pazarlama Direktörü

İstanbul Kültür Sanat Vakfı"




30 Haziran 2013 Pazar

Slavoj Zizek'in Taksim Gezi Parkı protestoları yorumu: Cennette Sıkıntı

Günümüzün ünlü, saygı değer, yazıları ve fikirleri geniş çevrelerce ilgi gören Marksist düşünürlerinden Slavoj Zizek, son yazısında Türkiye'deki Gezi Parkı protestolarına da değinmiş ve Yunanistan'daki protestolarla birlikte son dönemdeki tüm protestolar ve değişimler için ortak bir çıkış noktası bulmaya gayret etmiş. Önemli  bulduğum yerlerini kalın harflerle vurgulamaya çalıştım.





Cennette Sıkıntı

Slavoj Zizek


Marx ilk dönem yazılarında Alman sorununu anlatırken özgül sorunlara yegane yanıtın evrensel bir çözüm, küresel bir devrim olduğunu açıklar. Bu reformist ve devrimci bir dönem arasındaki farkın özlü bir ifadesidir. Reformist bir dönemde, küresel devrim bir hayaldir. Sadece şeyleri yerelde değiştirme çabalarına güç verir; devrimci bir dönemdeyse, hiçbir şeyin radikal küresel değişim olmadan iyileşmeyeceği açık hale gelir. Bu tümüyle biçimsel anlamda 1990 devrimci bir yıldır: Komünist devletlerin kısmi reformlarının yetersiz olduğu ve insanlar için yeterli besinin sağlanması gibi gibi günlük sorunları çözmek için toptan bir kırılmanın gerekli olduğu ortaya çıkar.

'BELKİ DE BİZİM CENNET KAVRAMIMIZDA YANLIŞLIK VAR'



İki durum arasındaki farkla ilgili bugün kendimizi nerede konumlandırıyoruz? Son yıllardaki sorunlar ve protestolar yaklaşan küresel bir krizin işaretleri midir, yoksa yerel müdahaleler yoluyla aşılabilecek küçük engeller mi? Burada dikkat edilmesi gereken şey, sosyal patlamaların sadece ve öncelikle sistemin en zayıf noktalarında yer alıyor olması değil, başarı öyküleri olarak algılanan yerlerde de gerçekleşmesidir. Yunanistan ya da İspanya’da neden protestoların yapıldığını biliyoruz, ama Türkiye, İsveç ve Brezilya gibi zengin ya da hızla gelişmekte olan ülkelerde sorun nerede? 1979 İran devrimini “cennette sıkıntı”nın orijinal örneği olarak görebilirsiniz. İran, Batı yanlısı modernleşmede hızla yol alan bir ülke ve bölgede Batı'nın sadık müttefikiydi. Belki de bizim cennet kavramımızda yanlışlık var. 


Protesto dalgasından önce Türkiye pek modaydı: Avrupa için ideolojik batağa ve ekonomik öz-yıkıma saplanmış Yunanistan’a nazaran canlı bir liberal ekonomi ile Avrupa’ya uygun makul İslamcılığı birleştirmiş bir devlet modeliydi. Tabii ki, Kürtlerin çözümlenmemiş statüsü; Osmanlı İmparatorluğu geleneğinin diriltilmesi anlamına gelen genişleme çağrıları; zaman zaman dini yasaların empoze edilmesi; gazetecilerin tutuklanması ve Ermeni soykırımının inkarı gibi orada burada uğursuz işaretler de vardı ancak bunlar büyük resmi bozmasına izin verilmeyen küçük lekeler olarak göz ardı edilmekteydi.

Sonra Taksim protestoları patlayıverdi. Konunun İstanbul’un orta yerinde meydana bakan parkın bir alışveriş merkezine dönüşmesini protesto etmekten ibaret olmadığının, çok daha derin bir huzursuzluğun güçlendiğinin herkes farkında. Aynı olgu Brezilya'da bu ay ortasında gerçekleşen protestolar için de geçerliydi: Olayı, kamu ulaşımındaki küçük bir zam tetiklemiş olabilir ama protestolar zamlı tarifeler geri çekildiği halde devam etti. En azından medyaya göre ekonomik bir patlama yaşayan ve geleceğinden gayet emin olan bir ülkeyi sarıverdi. Görünürde de bundan sevinç duyduğunu açıklayan cumhurbaşkanı Dilma Rousseff’in desteğini aldı.



'RESMİ KARMAŞIKLAŞTIRAN, PROTESTOCULARIN ANTİ-KAPİTALİST GÜDÜMÜDÜR'

Türkiye protestolarını sessiz bir Müslüman çoğunluk tarafından desteklenen otoriter bir İslamcı rejime karşı seküler bir sivil toplum hareketi olarak görmüyor olmamız çok önemlidir. Bu resmi karmaşıklaştıran, protestocuların anti-kapitalist güdümüdür: Protestocular serbest-pazar köktenciliğiyle ve köktendinciliğin birbirini dışlamadığını sezmekteler. Kamusal mekanın İslamcı bir hükümet tarafından özelleştirilmesi bu iki köktencilik biçiminin el ele çalışabildiğini gösteriyor: Bu, demokrasi ile kapitalizm arasındaki “ebedi” evliliğin boşanmaya doğru gittiğine dair açık bir işaret.

Protestocuların tanımlanabilir herhangi bir 'gerçek' hedef peşinde olmadıklarını kabul etmek de önemlidir. Protestolar, 'gerçekten’ küresel kapitalizme karşı, 'gerçekten’ köktendinciliğe karşı, 'gerçekten’ sivil özgürlükler ve 'gerçekten' demokrasi için değil. 'Gerçekten' sadece belirli bir konu uğruna değil. Protestolara katılanların çoğunluğu, çeşitli özel talepleri ayakta tutan ve birleştiren akışkan bir huzursuzluk ve hoşnutsuzluğun farkındalar. Bu protestoları anlamaya çalışmak sadece epistemolojik (bilgiye dair) değil, gazeteciler ve teorisyenler durumun hakiki içeriğini açıklamaya gayret ediyorlar; aynı zamanda da meselenin kendisi üzerine ontolojik (varlığa dair) bir mücadele ki bu da protestoların kendinde yer almakta. Bu yozlaşmış bir kent idaresine karşı bir mücadele midir? Kamusal mekanın özelleştirilmesine karşı bir mücadele midir? Otoriter İslamcılığa mı karşıdır? Bunlar cevabı bilinmeyen sorular ve nasıl yanıtlanacağı siyasi sürecin sonuçlarına bağlıdır. 

2011’de Avrupa ve Orta Doğu’da protestolar patlak verdiğinde, birçokları bunları tek bir küresel hareketin parçası olarak görmemek gerektiği konusunda ısrarcıydı. Her birinin kendine özgü bir duruma tepki olduğu söyleniyordu. Mısır’da göstericiler diğer ülkelerde Occupy hareketine katılanların karşı çıktığı şeyleri, ‘özgürlük’ve ‘demokrasi’yi istiyordu. Hatta Müslüman ülkelerde bile çok önemli farklılıklar vardı: Mısır’daki Arap Baharı yozlaşmış otoriter Batı yanlısı bir rejime karşıydı, İran’da 2009’da başlayan Yeşil Hareket otoriter İslamcılığa karşıydı. Protestoların bu şekilde ayrıntılarına inmenin statüko savunucularının işine geldiğini görmek kolay: Ortada küresel düzene karşı bir tehdit bulunmamakta, sadece birbirinden ayrı bir dizi yerel problem yaşanmaktadır.



'PROTESTOLARIN HİÇBİRİ TEK BİR KONUYA İNDİRGENEMEZ'



Küresel kapitalizm farklı ülkeleri farklı şekillerde etkileyen karmaşık bir süreçtir. Tüm çeşitliliklerine rağmen tüm protestoları birleştiren kapitalist küreselleşmenin farklı yönlerine karşı tepkileridir. Günümüz küresel kapitalizminin genel eğilimi, pazarı daha da genişletmek, kamusal mekanı çevreleyip kapatmaya yeltenmek, sağlık, eğitim, kültür gibi kamu hizmetlerinden kısmak ve giderek otoriterleşen bir siyasal iktidar sürdürmektir. Yunanlıların uluslararası finansal kapital ve temel sosyal hizmetleri sağlayamayan kendi bozuk ve verimsiz devlet yönetimine karşı protestoları bu nedendendir. Türkiyelilerin kamusal mekanın ticarileştirilmesini ve otoriter dinciliği protesto ediyor olmaları da bu bağlamda anlaşılmalıdır; Mısırlıların Batılı güçler tarafından desteklenen bir rejimi; İranlıların çürümüşlüğü ve köktendinciliği protesto etmeleri bundandır. Tüm bu protestoların hiçbiri tek bir konuya indirgenemez. Tümü, en azından iki sorunun belirli bir kombinasyonuyla uğraşıyor. Biri çürümüşlükten kapitalizmin verimsizliğine kadar ekonomik, ötekisi ise demokrasi taleplerinden konvansiyonel çok partili demokrasinin alaşağı edilmesine kadar politiko-ideolojik. Aynı durum Occupy hareketi için de geçerlidir. Hareketin, çok sesli ve çoklukla kafası karışık bildirilerinin ardında iki temel özelliği vardı. Birincisi sadece kendine özgü yerel yolsuzluklarla değil ile düzen olarak kapitalizm ile ilgili hoşnutsuzluk, diğeri ise çok partili temsili demokrasinin kurumsallaşmış biçimiyle kapitalist aşırılık ile mücadele için donanımlı olmadığı ve yeniden icat edilmesi gerektiğidir.


Protestoların altında yatan nedenin küresel kapitalizm oluşu, tek cevabın bunu devirmekten geçtiği anlamına gelmiyor. Kişisel sorunlarla uğraşmak ve radikal bir dönüşümü beklemek anlamına gelen pragmatik bir alternatifin peşinden gitmek de pek geçerli olmaz. Bu seçenekler küresel kapitalizmin muhakkak tutarsız olması gerektiği gerçeğini göz ardı ediyor: Piyasa serbestliği Amerika’nın kendi çiftçilerine verdiği destekle, demokrasi hakkında vaaz ermek Suudi Arabistan’a destek vermekle bir arada duruyor. Bu tutarsızlık siyasi bir müdahale alanı açmakta: küresel kapitalist düzen kendi kurallarını çiğnemeye zorlandığı noktada, kurallara sadık kalmasını ısrar etme fırsatı doğuyor. Düzenin tutarlı olmaya gücü yetmediği, stratejik olarak seçilmiş durumlarda tutarlılık talep etmek, bütün düzene baskı oluşturmak anlamına gelir. Politika sanatı da, gerçekçi olup baskın ideolojiyi hedef almaktan ve kökten değişime işaret etmekten geçer. Bu talepler, yapılabilir ve meşru olsa da fiilen mümkün değildir. Obama’nın sağlık reformu önerisi de benzer bir vaka olduğu için, verilen tepkiler çok sert olmuştu.

'SORUN, ÇOK DAHA FAZLASININ NASIL TARİF EDİLECEĞİDİR'

Siyasi bir hareket bir fikirle, uğrunda çaba harcanacak bir şeyle başlar, ama zaman içinde ön fikir derin bir dönüşüme uğrar. Bu sadece taktiksel uyarlama değil temel bir yeniden tanımlanmadır çünkü fikrin kendisi sürecin parçası haline gelerek süreç tarafından belirlenir. Bir başkaldırı bir yasanın iptali için talebiyle, bir adalet çağrısıyla başlayabilir. İnsanlar konuyla daha derinden meşgul olmaya başladıklarında hakiki adalet için ilk taleplerinden çok daha fazlasının gerekli olacağının farkına varırlar. Sorun tam da, 'çok daha fazlasının’ nasıl tarif edilebileceğidir. Liberal-pragmatik bakış sorunların birer birer, yavaş yavaş bir çözülebileceğini ifade eder: 'İnsanlar Ruanda'da ölürken, anti-emperyalist mücadeleyi bir kenara bırakın ve katliamı engelleyin'; veya ‘küresel kapitalist düzenin 'çöküşünü beklemek yerine hemen burada ve şimdi, yoksulluk ve ırkçılık mücadele etmek zorundayız’. Tanrının Ölümünden Sonra’da John Caputo (2007) bunu savunur. 

Amerika’daki sol görüşlü siyasetçiler genel sağlık sigortasını temin ederek mevcut düzeni ıslah etseler, Vergi İdaresi yasasını yeniden gözden geçirip adil gelir dağılımını etkin bir şekilde sağlasalar, seçim kampanyalarına finansal düzenlemeler getirseler, tüm seçmenlere politik haklarını tanıtsalar, göçmen işçilere insanca davransalar ve Amerikan’nın nüfuzunu uluslararası topluluklarla bütünleştirerek çok taraflı bir dış politika yürütselerdi, vs., yani kapitalizme ciddi ve geniş kapsamlı şekilde müdahale edebilselerdi çok memnun olurdum. Bütün bunları yaptıktan sonra, Badiou and Zizek hala Kapitalizm denen Canavar’ın bizi taciz ettiği hakkında şikayet ederse, ben o Canavar’ın yüzüne esnerdim. 

Buradaki sorun Caputo’nun vardığı sonuç değil: tüm bu konuları kapitalizmin içinde çözebilsek neden kapitalizme kalmayalım ki? Sorun, mevcut haliyle küresel kapitalizmin içinde tüm bunları elde etmenin mümkün olduğu öncülü. Ya kapitalizmin Caputo tarafından listelenen aksaklıkları koşullara bağlı tedirginlikler değil de yapısal ihtiyaçlar ise? Ya Caputo’nun rüyası evrensel kapitalist düzenin, ‘bastırılmış hakikat’ın kendini belirginleştirdiği kritik anlardan ari, belirtiler göstermeyen bir rüya ise? 

Günümüz protestoları ve isyanları, birbiriyle örtüşen istekler tarafından sürdürülebilemektedir ve bu, güçlerinin nereden geldiğini gösterir: otoriter rejimlere karşı (‘normal’, parlamenter) demokrasi için savaşırlar; özellikle de mülteci ve göçmenlere karşı ırkçılık ve cinsel ayrımcılık; siyasette ve iş dünyasında (çevrenin endüstri tarafından kirletilmesi vs.); neoliberalizme karşı sosyal devlet; ve çoklu parti ritüellerinin ötesine geçen demokrasi biçimleri mücadale ettikleri alanlar arasındadır. Aynı zamanda küresel kapitalist düzeni olduğu gibi sorgular ve kapitalizmin ötesinde bir topluluk fikrini yaşatmayı denerler. Burada iki tane tuzaktan kaçınmak gerekir: Sahte radikalizm (‘önemli olan liberal-parlamenter kapitalizmin kaldırılmasıdır, bütün diğer kavgalar ikincildir’) ve sahte yavaş değişim (‘şu anda asker diktatörlüğüne karşı, temel demokrasi için savaşmalıyız, bütün sosyalizm rüyaları şimdilik bir kenara konmalı’). Burada, birincil ve ikincil antagonizmalar arasındaki sonunda en değerli olanla onlara şimdilik egemen olanı ayıran Maoist farklılığı hatırlamakta bir sakınca yok. Ana antagonizmada ısrar etmenin mücadeledeki önemli bir darbe fırsatını kaçırmak demek olduğu durumlar olabilir.



'SOSYAL VE EKONOMİK HAYAT DA DEMOKRATİKLEŞMEK ZORUNDADIR'

Sadece aşırı belirlenmenin (overdetermination) karmaşıklığını adamakıllı dikkate alan bir siyasete strateji denebilir. Özgül bir mücadeleye dahil olduğumuz vakit kilit soru şudur: buna dahil olmamız ya da bundan geri çekilmemiz diğer mücadeleleri nasıl etkileyecek? Genel kural olarak, yarı demokratik, baskıcı bir rejime karşı isyan başladığında -2011’de Orta Doğu’da olduğu gibi- geniş kitleleri demokrasi için, yozlaşmaya karşı,vb. sloganlarla harekete geçirmek mümkündür. Bu başkaldırı başta koyduğu hedefine ulaştığında, bizi gerçekten rahatsız eden şeyin (yitirilen özgürlüklerimiz, küçük düşürülmemiz, yozlaşma, zayıflayan gelecek beklentileri) yeni bir biçimde devam ettiğini fark ederiz; böylelikle hedefteki eksikliği kabul etmek zorunda kalırız. Bu, demokrasinin kendisinin özgürlüğe karşı bir yapı olduğunu veya sadece politik demokrasiden daha fazlasını talep etmemiz gerektiği anlamına gelebilir: sosyal ve ekonomik hayat da demokratikleşmek zorundadır. Kısacası, başlarda demokratik özgürlük diye tanımlanan yüce ilkenin uygulanmasında olduğunu farz ettiğimiz sorun, aslında bu ilkenin özündeki başarısızlıktır. Uğruna savaştığımız ilkenin özündeki başarısızlığı fark etmemiz ise siyasi eğitim için önemli bir adıma işaret ediyor. 

Egemen ideolojinin temsilcileri bu radikal sonuca varmamamız için bütün cephanelerini kullanırlar. Demokratik özgürlüğün bize farklı sorumluluklar getirdiğini, bir bedeli olduğunu, ve demokrasiden yüksek beklentilerin toyluk olduğunu söylerler. Özgür bir toplumda, söylediklerine göre, kapitalist bir şekilde davranarak kendi hayatımıza yatırım yapmalıyız: eğer gerekli fedakarlıkları yapmazsak ya da herhangi bir şekilde bir eksikliğimiz olursa, kendimiz dışında kimseyi suçlayamayız. Siyasi olarak daha direk bir şekilde ifade etmek gerekirse, ABD’nin popüler isyanları yeniden kanalize ederek kabul edilebilir parlamenter-kapitalist biçimlere dönüştürerek dışişleri politikasında istikrarlı bir şekilde hasar kontrolü stratejisini uygulamaktadır: Güney Afrika’da apartheidden sonra, Marcos devrildikten sonra Filipinler’de, Suharto’dan sonra Endonezya’da vb. Burası tam anlamıyla politikanın başladığı yerdir: asıl soru, değişimin ilk, heyecan verici dalgası bittiğinde nasıl itilebileceği, ‘totaliter’ cazibeye kapılmadan bir sonraki adımın nasıl atılabileceği, Mandela’nın ötesine geçip Mugabe olmadan nasıl hareket edilebileceğidir. 


Bu somut bir durumda ne anlama gelir? İki komşu ülkeyi, Yunanistan ve Türkiye karşılaştıralım. İlk bakışta, tamamen farklı görünmekteler: Yunanistan çok yıpratıcı bir kemer sıkma yıkıcı siyaset içinde sıkışmış haldeyken Türkiye yeni bir bölgesel süper güç olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak ya her Türkiye her kendi Yunanistan’ı üretir ve içerirse, yani kendi sefalet adalarını içerirse? Brecht’in Hollywood'un Ağıtlarında yazdığı gibi, 


"Hollywood'un köyü buradaki insanların cennet anlayışına 

göre planlandı. Buralardakiler 

Tanrının bir cennet ve bir cehennem isterken, 

iki mekan tesis etmelerine lüzum olmadığına 

ve sadece bir tanesinin yettiğine karar kıldılar, o da cennetti, 

müreffeh ve başarılı olmayanlar için 

cehennem olan."


Brecht’in şiiri günümüzün “küresel köyü”nü iyi ifade ediyor. Katar ya da Dubai’nin zenginlerin oyun alanı olması göçmen işçilerin neredeyse kölelik koşullarında çalışmalarından geçer. Yunanistan ve Türkiye’ye daha yakından bakarsak, özelleştirme, kamusal mekanın çevrilmesi, soysal hizmetlerin kısılması ve otoriter siyasetin yükselmesi benzeşir. Yunan ve Türkiye’li protestocular temel bir noktada aynı mücadele içindedirler. Doğru istikamet bu iki mücadeleyi koordine etmek, 'vatansever' hislerle ayartılmayı baştan reddetmek ve her iki ülkenin tarihsel düşmanlığını geride bırakarak dayanışma zeminleri aramalarıdır. Protestoların geleceği buna bağlı olabilir.